9 Ekim 2011 Pazar

MIDNIGHT IN PARIS

Bu gün için planlanmamış bir şekilde sinemaya gitmeye karar verince iki alternatifi göz önünde bulundurduk ; Nuri Bilge Ceylan ve  Woody Allen .

Yağmurlu ve kapalı bir gün olmasından mütevelli Bir Zamanlar Anadolu 'daki karanlık atmosferin iyi gelmeyeceğini düşünerek tercihimizi Paris ten yana kullandık.

Film harikulade Paris manzaralarıyla başladı.Filmdeki en büyük sahtekarlık fona bir ŞEHRİ koyup çekmeleri bence.Paris görselllerinin filmdeki tüm rollerin önüne geçmesinden dolayı da bu filmi başarısızlıkla suçlayabilirim aslında.Bence yönetmen BARCELONA  filminde işe yarayan bu tekniği  burada da uygulayarak kolaya kaçmış.Ama bu güzel yöntem ile insan PRAG hatta İSTANBUL fonlu bir filmin nasıl olabileceğini de merak etmiyor değil.

Hikayedeki ana kahraman GIL tipik bir çok kazanan holywood senaristi olarak karşımıza çıkıyor ama filme konu olması gerek ya , hayatından memnun değil  ve aslında edebi bir şeyler ortaya koymak istiyor( onu kim tutuyorsa artık!) Kendi güvensizlikleri ve endişeleri içinde Parisi bir ilham perisi olarak görüyor.Geçmişe duyulan hasret  ve Parisin çekici bohem havasını romanındaki gibi kendi hayatına da fon olarak yerleştirmek istiyor.

Karakterin konuşmaya ilk başlağı kişi  nişanlısı  INEZ..son derece talepkar nişanlısının  muhafazakar ailesi de  onlarla birlikte. Filmin ilkinci dakikasında bu birlikteliğin olmayacağı basbas bağrıyor.3-4. dkdan sonra gruba birde Inezin ukalanın önünde giden bir erkek arkadaşı ve onun sevgilisi de giriyor.Gene birkaç dakika sonrasında, GIL ve INEZ başbaşa kaldığında Inez  karşılaştıkları arkadaşına üniversitedeyken platonik olarak aşık olduğunu söylüyor. Ve bundan anlıyoruz ki INEZ hem antipatik , hem paragöz ,hemde  filmin ilerleyen dakikalarında kesinlikle GIL'i aldatacak.

Bu kadar açık sinyallerden sonra  GIL'in PARIS sokaklarında kaybolması ve tam gece yarısında olmak istediği zamana 1920’lere düşüvermesi bu sıradan ve sığ romantik komediden birde bire kopmasına neden oluyor.FITZGERARD CIFTI , HEMIGWAY derken dönemin paris'inde ordan oraya savrulmaya başlıyorlar.En hoş sahneler ise Sürrealistlerin yanında ,gelecekten geldiğini , itiraf etmesi olsa gerek . "You are surreal, but I am a standard rate" sözü bayağı güldürdü..

Adrianna adındaki bir dilberle hafif bir aşne fişne  konusu ise INEZ'in antipatikliği nedeniyle hoş karşılanıyor.Ama karakterin zayıf yönlerini en net açığa koyduğu sahne ,Adrianna 'nın günlüğünü bulup orda bir çift küpe sonrası beraber olduklarını okuyunca gün yüzüne çıkıyor.Filmin bu bölümünden sonraki yanlış anlamalar bir Amerikan komedisinden beklenen tatta.

Derken 1920’lerden , Adrianna ‘nın hayalindeki “altın çağ”a bir zaman sıçraması daha yaşanıyor ve  karakterin aydınlandığı anı görüyoruz.

Berthol Breht’in tarihselleştirme dediği noktaya geliyoruz.
Hiç kimse yaşadığı zamanı objektif olarak değerlendiremez. Yıllar sonra  geriye dönüp bakıldığında ancak büyük resim gözükür ve ancak o zaman dönemin kıymeti yada kıymetsizliği açığa çıkar.

GIL bu keşfiyle Paris sokaklarına geri döner ve anı yaşamaya karar verir.Nişanlısından ayrılır ve  daha önceden tanıştığı  Plakçı kızla bir köprü üzerinde rastlaşıp yeni bir maceraya yelken açar….

Aynı dönemde yaşayan sanatçıların ekrandaki hallerini görmek oldukça eğlenceliydi ama woody Allen’ın kadın karakterleri tek fıskede harcaması inanılmaz geldi bana. Barcelona’da da aynısını hissettirmişti.

Filmi izledikten sonra bana hep “ya önceden” sorusuna takılmama neden olmuştur.
GIL karakterinin evlenmeye karar verdiği kızın bu kadar antipatik ve kişiliksiz olması ve kolayca harcanması , derken Adrianan nın ünlülerin şöhret ışığında parlaması ve güzelliği dışında bir meziyeti olmaması derken karşısına çıkan plakçı kız..

Fazla mı feminist düşünüyorum bilmiyorum ama Woody Allen’ın kadın karakterlerle bir sorunu olduğunu düşünüyorum. Çok filmini izlemedim ama izlediklerimde hepsini sığ ve yarım bırakıyormuş gibi geliyor.

film nişanlısı ile konuşarak başlar ve film yeni tanıdığı plakçı kızla konuşurken son bulur....

Genel olarak fazla düşündürmeyen eğlenceli ve keyifli bir Amerikan yapımıydı.Son derece güzel bir Paris panoraması ve ünlüler geçidi ile hoş bir filmdi.

-“I see... a rhinoceros...”

**P.S. Woody allen'ın gençlik dönemlerindeki filmlerini izlemem gerek gerek galiba.. çünkü az önce tesadüfen şu yorumla karşılaştım ; "gençliğinde yarattığı kadın karakterler entellektüel, çok bilmiş, hafif maskülen ve güvensizken; son filmlerinde libidosu yüksek, eğitimsiz, cesur ve tutkulu kadın karakterlere kafayı takmış"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder