23 Ekim 2011 Pazar

KOMPARTIMAN HİKAYELERİ-1


Bölüm 1

Trakk traık trakk taktaktak..
Trakk traık trakk taktaktak..
............
Sürekli ve düzenli trenin raylara sürtme sesine ,
 birden ürkek ve tedirgin bir
“Tık tık!!”
eklenir.
Kopartmanın kapısı yavaşça aralanır                  
Garip bir karşılaşma
Soğuk bakışlara karşılık yorgun ve kararsız  bakışlar
İçerde yaşı belirsiz  kendinden emin bir adam
Kapıda tedirgin bakışlı trençkotlu bir yaşlı
Emin olunamayan bir tanıdıklık 
Bir adım ,bir adım daha
Yaşlı adam içerde ,ve
PAT!!
Tren sarsıntısıyla kapanan bir kompartıman kapısı
Gizli bir boyun eğiş
Ve trençkotlu ürkekçe boş tarafa  oturur
Yüzyüzeler
Terbiye sınırlarını artık aşmaya başlayan meraklı bakışlar
Kompartımanın pencereleri kapalı
Nereden geldiği belirsiz bir yeşilimsi ışık
Gölgesiz bir oda

-merhaba
-…………..

...............................................................................................................................................................................................................

21 Ekim 2011 Cuma

BİR GRİBAL ENFEKSİYONUN ANOTOMİSİ

Hapşu ..!! (iyi yaşa)
Burun akıntısı , baş ağrısı ,Boğaz yanması..
Yer çekimini hissediyordum ,Beton kafa , ağır omuzlar
Sinüzütlerin yanında beynimde akmasın yeter
Konuştukça kıkır kıkır -kükreyen dalgalar kulağımda
Uyku aç
Uyu ;birgün
Uyu ;iki gün

%10 Ihlamur , %10 NARENCİYE , %10 bal , %5süt ,%10 şefkat,%50 uyku %5 DİĞER ŞEYLER

Mendil mi ? çok sert , müracat tuvalet kağıdına ,
Uykuya aç bir üçüncü gün sonrasında
Ohh!! nihayetinde ;güneşli bir sabah :)

12 Ekim 2011 Çarşamba

SONBAHAR ESİNTİSİ

birileri daha çarpıcı bişeyler, daha da önemlisi kişisel birşeyler yazmaya başlamış.

Yorumu istediğinde özetle “ne kadar güzel !”diyip işin içinden sıyrılabilmek isterdim ama maalesef ki bu tarz yazımları “güzel “diye sınıflamak benim üslubuma uymadığı gibi kısa kesememek gibi bir huyumda vardır.


Sembollik realistlerden olmuş.Ama Futboldan anlamayan bana blog adı olarak “sonuçta bir alex olamam “ denmesi tüm önyargılarımı ayağa kaldırdı.Alex kimdir bilmem , futbolla ilgili olduğu içinde kendisini de sevemem.sonra vazgeçtim ,sonuçta arkadaşımın bir alex olmadığı için de mutlu olabilirim.

olayı futboldan ayrıştırıp şöyle bir bakınca , sürükleyecek birşeyler var sonlanmamış cümlelerinde , ;bitirilmemişlik..zaten bu şekilde devam edeceksen de bitmesin, bir hikayede de bir muz kabuğu olmayı versin ..Kimbilir ,Bitmeyen bir hikaye için nesillere ihtiyaç vardır belki de ,geleneklere daha da önemlisi...Belki Çocuklarımız bu disiplinle büyüyüp kendilerini kanıtladıkları zaman güzel bir ritüelle kutsal blog isimlerini ve şifrelerini veririz.Sonra hem kendilerinin hem de kendinden önceki nesillerin hikayesini yazmaya başlayabilirler: )

Kısa kesemiyorum işte  ;ama özetle yazdıklarının arkasına ben bile bir şeyler ekleyebilmek isterdim diyebilirim... :)
Sonbaharı bu yüzden seviyorum ,anlatacak bir şeyleri olanları, kitapların arkasında çıkaracak bir esintisi var:))

Bu bile ilham verdi, kollektif bir hikaye mi oluşturmaya başlasak acep??

11 Ekim 2011 Salı

MUZ SESLERİ


Küçükken kuzenlerimi korkutmak için kendimce masallar anlatırdım. Bu masallardan birinde MISIR ÇOCUKLARI ile ilgili aşağıdaki gibi bir şey söylemiştim.
“Mısır Çocukları sadece geceleri büyür ve geceleri mısır tarlasını dikkatlice dinlersen büyürken ve oyun oynarlarken çıkardıkları sesleri duyabilirsin”
Yüksek ihtimal bir yerlerden duyduğum bu kelimeleri , bir korku hikayesi için anneannemin evinin  yanındaki mısır tarlasına adapte etmişim. Ece Temelkuran’da huzur ve barış temennileri için aynı şeyi yapmış.

Kitabı bitirdikten sonra ilk düşündüğüm şey “acıya verilen tepki” oldu. İnsanlar eğitildikçe acı ile baş etme şekilleri değişiyor.Modernleştikçe daha az duygusal, daha az subjetif  hale geliyorlar.Özden , ilkellikten uzaklaşmakla ilgili bir durum olabilir.Ama ne olursa olsun “doğulu”isen  ( bunun manası belki biraz daha eğitimsiz olmak demek)  hayat daha bir acılı,tutkulu ve hoyrat ..
Bu zamana kadar hiçbir Avrupa filminde kendini yerden yere atan bir cenaze sahibi görmedim ,ya da ağıt yakan ! Esasında acı ve kayıp hissi aynı , ama hem bununla baş etme şekli, hem de daha sonra, akan hayata karışma yöntemleri farklı .. Hangisi daha iyi diye kendime sorsam da bunun cevabı yok esasında.

Muz Sesleri ,tamamen bir doğu hikayesi anlatmaya odaklanmış.Ama Türkiyenin değil Beyrutun .Çünkü Batının görüşüne göre bu kimliği kabul etmemiz gerektiğini idda ediyor. Bense bu ORTADOĞULU olma fikrine sıcak bakamıyorum.Her ne kadar benzer gelenekleri taşıyor olsakta Türkiye başkalaşmış bir millet haline geldi. İkisinin tam ortasında ,ARAF gibi..

Son olarak kitap iyi, güzel ,hoştuda , edebi bir eser ortaya koyacağım diye böylesine zorlama bir betimleme çabası çok bunaltıcıydı.Kitabın tek kusurunun yazarın üslubu olduğunu söyleyebilirim.

10 Ekim 2011 Pazartesi

12.İSTANBUL BİENALİ





22.09.2011 Peşembe günü işin çıkışını heycandan zor ettim.Rüzgarlı bir vapur seferin sonrası gezdiğim bienal ilk dakikadan itibaren korkunç bir hayal kırıklığına akabinde baş ağrısına  döndü.


Bu hayalkırıklığına inanamadım, iş çıkışı gittiğimden belki konsantrasyon sorunum vardı , algım düşüktü diyerek suçu kendime yükleyip  bir cumartesi günümü hibe etmekten de çekinmedim ama malesefki değişmedi.

Sanki her yıl bienal daha bir kendi içine dönüyor ,toplumdan uzaklaşıyor "kavramsal sanat" uçsuzluğun da sadece sanatçıların ve çevrelerinin anlayışına sığacak bir "kemikleşmeye" doğru gidiyor.

İlk takıldığım nokta tabii ki Felix Gonzales-Torres'e ithaf edilmiş (ya da esinlenilmiş )olması. Sanatçının her ne kadar evrensel konularda eserleri olsa da , eserlerinden esinlenilmesi bence bir kısıtlayıcılığı da beraberinde getirmiş.Uluslararası bir bienal olarak sadece TÜRKİYE'ye ait birşeyler görmek gibi bir beklentim yok ama esin kaynağının bir durum , hissiyat belkide olaydan alacak yerde "birinin eserlerinden" almasını oldukça garipsedim.

Beğendiğim eserleri ielimden geldiğince derlemeye çalıştım .


1.EDGARDO ARAGON  //AİLE ETKİLERİ
Eserin sahibi bir Meksikalı .Filmdeki tüm oyuncular çocuklar ve hepsi yönetmenin akrabası. 
Evrensel şiddet geleneğini en iyi ifade edebilecek oyuncularda bence çocuklar.İnanılmaz güçlü bir simgesel anlatım söz konusu.Ellerinde oyuncak silah gibi duran tüfeklerle gerçek bir şiddet oyunu oynanıyor. Küçük yaşta güç ve iktidarın arayışıyla yoğrulmuş insancıklar ve her daim birilerinin yükselebilmesi için basamak olacak hayatçıklar.


2.NICHOLAS BACAL//
SENDEN SONRA UZAM - ZAMANIN GEOMETRİSİ
Kısaca AŞK.Oldukça güzel bir anlatım bence. VOS kelimesi arjantin ispanyolcasında "sen" demek . Akrep ve yelkovanı çıkartılmış bu saatte sadece anlardan oluşan bir birliktelik anlatımı var.Ölçülebilir veya sayılabilir olmaktan çıkartılan bir zaman birimi gösteriliyor.



3.EYLEM ALADOĞAN//
RUHUMU DİNLE, KANIM HER AN ÇEKİLEBİLECEK DEMİR TETİKLERİN ŞARKISINI SÖYLÜYOR





3.HANK WILLIS THOMAS//YUVA DENİLEN BİR YER

4.YILDIZ MORAN/FİLİTRE
5.YILDIZ MORAN/KAÇIŞ

6.WAEL SHAWKY//HAÇLI SEFERLERİ KABERESİ KORKU GÖSTERİMİ


7.ALİ KAZMA //O.K.
8.TAYSIR BATNIJI// BABALAR
8.EL CAPITAL//SOLAK EL YAZMASI (LUX VERSIYON)

9.ASKIYA ALINMIŞ ZAMAN
10.FONTANA USULÜ KESKİLİ DUVAR


11.SIMON EVANS -YAŞAMI SÜRDÜRME


12.ALEXADER GUTKE //GARABET
13.LEZBİYEN YATAKLARI

14.KUTLUĞ ATAMAN EŞCİNSELLİK BELGESİ

15.30 YIL BOYUNCA KALBİMİN ÜSTÜNDE


16. MARTHA ROSLER //GÜZEL EVİM

17.LETIZIA BATTAGLIA //GARAJDAN ARABASINI ÇIKARMAYA GİDERKEN ONU ÖLDÜRDÜLER


18.ATEŞLİ CANLI OYUN

19.AKRAM ZAATARI //YARIN HERŞEY SÜZELECEK

20.ADRIAN ESPARZA //ARA SIRA

21.OLMAYAN TARİH KÜTÜPHANESİ
**görseller http://12b.iksv.org/tr/index.asp adresinden alınmıştır.

THE MAGUS

Dün gece rüyamda Conchis'i gördüm. Beni de oyununa davet ediyordu ama aslında beni davet ederken bana bir oyun oynuyordu gene .
Tekrar okumak istedim Magus'u. Kafamdaki yaşlı Conchis karakteri ,Marquezin kitap kapakalarından birini hatırlatır bana nedense .Dün gece belirsiz yüzlü bir adam olarak karşıma çıktı zaten

Kitaptan güzel bir alıntı yapmak istedim şimdide ;

................................................
prens ve sihirbaz

bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, duyduğu her şeye inanan bir prens varmış. ama bir tek inanmadıkları prensesler, adalr ve tanrıymış. babası kral ona bu şeylerin varolmadığını söylemişmiş. babasının diyarında prensesler, adalar ve tanrı’nın varlığını gösteren bir işaret olmadığı için, genç prens babasının dediğine inananırmış.
ama günlerden bir gün, prens saraydan kaçmış, komşu ülkeye gitmiş. orada kıyıdan uzak adaların üzerinde adını koymaya cesaret edemdiği baştan çıkarıcı yaratıklar görüp şaşırmış, bir tekne ararken, iki dirhem bir çekirdek bir adam kıyı boyunca ilerleyip yanına gelmiş.
“bu adalar gerçek mi?” diye sormuş genç prens.
“tabii ki gerçek.” diye yanıtlamış iyi giyimli adam.
“ya bu garip ve baştan çıkarıcı yaratıklar?”
“hepsi de gerçek birer prenses.”
“öyleyse tanrı vardır” diye haykırmış prens.
“ben tanrıyım” diye yanıtlamış iyi giyimli adam, başıyla hafifçe selamlayarak.
genç prens çabucak yurduna dönmüş.
“işte geldin geri” demiş babası kral.
“adalar gördüm, prensesler gördüm, tanrıyı gördüm” demiş genç prens biraz kınamayla.
kral bundan etkilenmemeiş.
“gerçek adalar, gerçek prensesler, gerçek tanrı yoktur.”
“ama gözlerimle gördüm.”
“tanrı nasıl giyinmişti?”
“tanrı iki dirhem bir çekirdekti.”
elbiselerinin kollarını sıvamışmıydı?”
prens sıvalı olduklarını anımsamış. kral da gülümsemiş.
“sihirbazın üniforması bu. oyuna geldin."
bunun üzerine, prens tekrara komşu ülkeye gitmiş ve aynı kıyıda karaya ayak basmış, bir kez daha iyi giyimli adamla karşılaşmış.
“babam kral bana kim olduğunuzu söyledi” diye açıklamaış genç prens hoşgörüyle. “beni bir kez aldattınız, bir daha size kanmayacağım. bu adaların gerçek adalar, bu prenseslerin gerçek prensesler olmadıklarını biliyorum, çünkü siz bir sihirbazsınız.”
kıyıdaki adam sakin sakin gülümsemiş.
“seni aldatan ben değilim oğlum. babanın diyarında birçok ada, birçok prenses var. ama baban seni büyüsü altına almış, hiçbirini göremiyorsun.”
prens düşünceler içinde ülkesine dönmüş. babasını görünce, dosdoğru gözlerinin içine bakmış.
“baba, sizin gerçek bir kral değil, sadece bir sihirbaz olduğunuz doğru mu?”
“doğru oğlum. ben yalnızca bir sihirbazım.”
öyleyse kıyıdaki adam tanrıydı.”
kıyıdaki adam da başka bir sihirbazdır.”
asıl gerçeği öğrenmem gerek, sihrin ötesindeki gerçeği
“sihrin ötesinde bir gerçek yoktur” demiş kral.
prensin içini hüzün kaplamış.
“kendimi öldüreceğim” demiş.
kral, sihri yaparak ölümü göstermiş. ölüm kapının eşiğinde durup prense kendisini izlemesini işaret etmiş. prensin tüyleri diken diken olmuş. harika adaları, harika ama gerçekdışı adaları, gerçekdışı prensesleri, gerçekdışı ama harika prensesleri anımsamış.
“peki” demiş, “görüyorum ki buna katlanılabilir.”
“gördün mü oğlum” demiş kral, “sen de sihirbaz oluyorsun.”
J.FOWLES

9 Ekim 2011 Pazar

MIDNIGHT IN PARIS

Bu gün için planlanmamış bir şekilde sinemaya gitmeye karar verince iki alternatifi göz önünde bulundurduk ; Nuri Bilge Ceylan ve  Woody Allen .

Yağmurlu ve kapalı bir gün olmasından mütevelli Bir Zamanlar Anadolu 'daki karanlık atmosferin iyi gelmeyeceğini düşünerek tercihimizi Paris ten yana kullandık.

Film harikulade Paris manzaralarıyla başladı.Filmdeki en büyük sahtekarlık fona bir ŞEHRİ koyup çekmeleri bence.Paris görselllerinin filmdeki tüm rollerin önüne geçmesinden dolayı da bu filmi başarısızlıkla suçlayabilirim aslında.Bence yönetmen BARCELONA  filminde işe yarayan bu tekniği  burada da uygulayarak kolaya kaçmış.Ama bu güzel yöntem ile insan PRAG hatta İSTANBUL fonlu bir filmin nasıl olabileceğini de merak etmiyor değil.

Hikayedeki ana kahraman GIL tipik bir çok kazanan holywood senaristi olarak karşımıza çıkıyor ama filme konu olması gerek ya , hayatından memnun değil  ve aslında edebi bir şeyler ortaya koymak istiyor( onu kim tutuyorsa artık!) Kendi güvensizlikleri ve endişeleri içinde Parisi bir ilham perisi olarak görüyor.Geçmişe duyulan hasret  ve Parisin çekici bohem havasını romanındaki gibi kendi hayatına da fon olarak yerleştirmek istiyor.

Karakterin konuşmaya ilk başlağı kişi  nişanlısı  INEZ..son derece talepkar nişanlısının  muhafazakar ailesi de  onlarla birlikte. Filmin ilkinci dakikasında bu birlikteliğin olmayacağı basbas bağrıyor.3-4. dkdan sonra gruba birde Inezin ukalanın önünde giden bir erkek arkadaşı ve onun sevgilisi de giriyor.Gene birkaç dakika sonrasında, GIL ve INEZ başbaşa kaldığında Inez  karşılaştıkları arkadaşına üniversitedeyken platonik olarak aşık olduğunu söylüyor. Ve bundan anlıyoruz ki INEZ hem antipatik , hem paragöz ,hemde  filmin ilerleyen dakikalarında kesinlikle GIL'i aldatacak.

Bu kadar açık sinyallerden sonra  GIL'in PARIS sokaklarında kaybolması ve tam gece yarısında olmak istediği zamana 1920’lere düşüvermesi bu sıradan ve sığ romantik komediden birde bire kopmasına neden oluyor.FITZGERARD CIFTI , HEMIGWAY derken dönemin paris'inde ordan oraya savrulmaya başlıyorlar.En hoş sahneler ise Sürrealistlerin yanında ,gelecekten geldiğini , itiraf etmesi olsa gerek . "You are surreal, but I am a standard rate" sözü bayağı güldürdü..

Adrianna adındaki bir dilberle hafif bir aşne fişne  konusu ise INEZ'in antipatikliği nedeniyle hoş karşılanıyor.Ama karakterin zayıf yönlerini en net açığa koyduğu sahne ,Adrianna 'nın günlüğünü bulup orda bir çift küpe sonrası beraber olduklarını okuyunca gün yüzüne çıkıyor.Filmin bu bölümünden sonraki yanlış anlamalar bir Amerikan komedisinden beklenen tatta.

Derken 1920’lerden , Adrianna ‘nın hayalindeki “altın çağ”a bir zaman sıçraması daha yaşanıyor ve  karakterin aydınlandığı anı görüyoruz.

Berthol Breht’in tarihselleştirme dediği noktaya geliyoruz.
Hiç kimse yaşadığı zamanı objektif olarak değerlendiremez. Yıllar sonra  geriye dönüp bakıldığında ancak büyük resim gözükür ve ancak o zaman dönemin kıymeti yada kıymetsizliği açığa çıkar.

GIL bu keşfiyle Paris sokaklarına geri döner ve anı yaşamaya karar verir.Nişanlısından ayrılır ve  daha önceden tanıştığı  Plakçı kızla bir köprü üzerinde rastlaşıp yeni bir maceraya yelken açar….

Aynı dönemde yaşayan sanatçıların ekrandaki hallerini görmek oldukça eğlenceliydi ama woody Allen’ın kadın karakterleri tek fıskede harcaması inanılmaz geldi bana. Barcelona’da da aynısını hissettirmişti.

Filmi izledikten sonra bana hep “ya önceden” sorusuna takılmama neden olmuştur.
GIL karakterinin evlenmeye karar verdiği kızın bu kadar antipatik ve kişiliksiz olması ve kolayca harcanması , derken Adrianan nın ünlülerin şöhret ışığında parlaması ve güzelliği dışında bir meziyeti olmaması derken karşısına çıkan plakçı kız..

Fazla mı feminist düşünüyorum bilmiyorum ama Woody Allen’ın kadın karakterlerle bir sorunu olduğunu düşünüyorum. Çok filmini izlemedim ama izlediklerimde hepsini sığ ve yarım bırakıyormuş gibi geliyor.

film nişanlısı ile konuşarak başlar ve film yeni tanıdığı plakçı kızla konuşurken son bulur....

Genel olarak fazla düşündürmeyen eğlenceli ve keyifli bir Amerikan yapımıydı.Son derece güzel bir Paris panoraması ve ünlüler geçidi ile hoş bir filmdi.

-“I see... a rhinoceros...”

**P.S. Woody allen'ın gençlik dönemlerindeki filmlerini izlemem gerek gerek galiba.. çünkü az önce tesadüfen şu yorumla karşılaştım ; "gençliğinde yarattığı kadın karakterler entellektüel, çok bilmiş, hafif maskülen ve güvensizken; son filmlerinde libidosu yüksek, eğitimsiz, cesur ve tutkulu kadın karakterlere kafayı takmış"

5 Ekim 2011 Çarşamba

kelime stresi

aklımdaki kelimeler benden kaçmakla meşguller şuan. geriye kalan birkaç harftense birşeyler oluştup şuraya yazmak bende sürekli bir ayak titremesine ve kafa kaşıntısına neden oluyor.

Bunu yapacak yerde arkamdaki yatağa uzanıp ,gözlerimi kapamak çok daha kolay ve yapıcı bir tavır esasında..


...evet onu  şu anda yapacağım !!

Sabah Takıntıları

Bugünlerde düşündüğüm her fikrin muhteşem olduğu inancı ,benim yüksk egomdan değil evrenin inanılmaz ve şaşmaz valığından kaynaklanıyor. Hayattaki herşeyi olağan kabul edip devam etmektense, bu sabah herşeyin VARLIĞINA hayranlık ve şaşkınlıkla bakmak istiyorum.

Pazartesi yorgunluğu ve bezginliği , sabah işe gene geç kalmam ile beraber telaşıda yanın alıp tüm yürüme yolu boyunca hiç bir şeye dikkatimi verememe neden oldu.Nerdeyse koşarak minibüs yoluna indiğim halde ,oturamayacağım hiç bir minübüse binmemek bir takıntıyı edinmiş bulunduğumdan , akıp giden minibüslerin karşısında sakince beklemeye koyuldum.

İlk hayranlığımı benim bu işe girdiğimden beri, şaşmaz bir şekilde hep işe oturarak gidebildiğim gerçeğiydi.

Daha sonrasında minibüste otururken aklıma ufak tefek anılar gelmeye başladı. hatırlayabildiğim ilk rüyam , ilk yalnız evde kalışım , ilk yalnız tatile çıkışım ...Dünyadaki en güzel ilk deneyimlerim bana inanılmaz eşsiz gözüktü. Sonra bu eşsiz deneyimlerin nerdeyse birebir aynısı dünyanın biryerlerinde birilerininde aynı şekilde yaşadığını düşündüm...hepsi gerçekten hayret verici ...
...................
vay bea.. Blog yazıp birileriyle paylaşmak bile çok enteresan!!
.......................................................